Oblomov, masanın üzerine saatlerce eğilmiş, terden ve zihinsel buhrandan ağırlaşmış başını tutarak o kaçınılmaz veda mektubunu yazmıştı. Satır aralarında kendi mantığına, öngörüsüne ve güya Olga'ya duyduğu merhamete hayran kalmıştı. Mektupta her şeyi kusursuz bir rasyonellikle açıklamıştı: Bugün hissettikleri o taze heyecanın birkaç yıl içinde nasıl pörsüyeceğini, Olga'nın o taşkın yaşam enerjisinin kendi ataleti ve tembelliği karşısında yavaş yavaş nasıl tükeneceğini, en sonunda birbirlerine nasıl katlanamaz hale geleceklerini ince ince detaylandırmıştı.
Onun için evlilik, hesaplanması gereken bir felaket; aşk ise, faturası mutlaka mutsuzlukla ödenecek bir hastalık gibiydi. Henüz yaşanmamış bir hayatın otopsisini masanın üzerinde yapmış, yıllar sonra dökülecek gözyaşlarını şimdiden peşinen dökmüş ve ikisinin de iyiliği için bu hikayeyi daha başlamadan bitiren o ölüm raporunu kendi elleriyle hazırlamıştı. Mantığı, onu hayatın korkutucu kaosundan bir kez daha kurtarmıştı işte. Şimdi sadece mektubu zarflamak kalmıştı.
Gözleri yorgun, omuzları çökmüştü ama zihni kusursuz çalışan bir trajedi makinesiydi. Çekmeceden kırmızı mühür mumunu çıkardı ve titreyen parmaklarıyla onu şamdandaki mumun sönük alevine yaklaştırdı. Zahar'ı çağırıp bu ayrılık fermanını yollayacak ve sonra o sıcak koltuğuna sonsuza dek gömülecekti.
Kırmızı mum erimeye, alevin ısısıyla usulca şekil değiştirmeye başlarken Oblomov'un bedeni masadaydı ama zihni çoktan mektubun Olga'ya ulaşacağı ana gitmişti. Onun gözyaşlarını, dudaklarından dökülecek isyanı, aylar sonra hissedeceği o donuk boşluğu yaşıyordu. Kendi yarattığı bu geleceğin acısı öylesine büyüktü ki, göğsü sıkışıyor, nefes alamıyordu. Geleceği öyle net ve trajik görüyordu ki şimdiki zamanın somut varlığını tamamen unutmuştu.
İşte tam o derin sanrının ortasında, eriyen mühür mumundan kaynayan, ağır bir damla koparak doğrudan Oblomov'un çıplak bileğine düştü.
Oblomov boğuk bir çığlık atarak mumu elinden fırlattı. Bileğindeki o küçücük, kızgın damla etini dağlıyor, sinir uçlarına şimşek gibi bir sızı gönderiyordu. Acı öylesine keskindi ki Oblomov sandalyesinden sıçradı. Bileğini tutarken kalbi deli gibi çarpıyordu. Derisini yakan, kaslarını kastıran bu acı o kadar "şimdi"ye aitti ki, zihnindeki tüm o kusursuz gelecek senaryoları, Olga'nın hayali gözyaşları ve on yıl sonrasının yas matemleri bir cam kırığı gibi tuzla buz oldu.
Nefes nefese kalmış bir halde, kızaran ve şimdiden kabarmaya başlayan bileğine baktı. Acı tüm bedenini sarmıştı ama tuhaf bir biçimde onu uyanık, diri ve hayatta hissettiriyordu. Bu acı kesin, keskin ve tartışılmazdı.
Sonra yavaşça başını çevirip masada duran, gelecekteki olası acılardan kaçmak için hazırladığı o mantık abidesi mektuba kaydı gözleri. Zihninde muazzam bir aydınlanma şimşeği çaktı. Bileğindeki sızlayan et, yanık kokusu ve kalp atışı... Hepsi mutlak surette gerçekti. Peki ya az önce iliklerine kadar hissettiği, göğsünü sıkıştıran o mektubun acısı? Olga'nın solması, evliliğin bitişi, yıllar sonra yaşanacak pişmanlıklar... Onların hiçbiri gerçek değildi! Hiçbir zaman yaşanmamıştı! Hepsi kendi zihninin sırf yaşama riskini göze almamak, incinmekten korkmak için ürettiği hayaletlerdi.
Oblomov dehşet içinde titredi. Hayatını felaketlerden korumaya çalıştığını sanarken, aslında hayatı hiç yaşamadığını fark etti. Her şeye bir neden bulma, her adımı önceden anlama ve geleceği kontrol etme çabası bilgelik değil, hayatın muhteşem belirsizliği karşısında duyulan acınası bir korkaklıktı. Anlamak, sadece eyleme geçmeyi ertelemek için uydurulmuş en zarif yalandı.
Gözyaşları içinde gülümsedi. Artık kaçmayacaktı. O mektubu şömineye atacak, çizmelerini giyecek ve Olga'ya koşacaktı. Yarın terk edilecekse yarın acı çekecekti, on yıl sonra mahvolacaksa on yıl sonra mahvolacaktı ama bugün yaşayacaktı.
Coşkuyla masaya atıldı. Mektubu ateşe atmak için kağıda uzandı. Ancak kağıdı eline aldığında, alevlerin aydınlattığı odada bedeni bir kez daha kaskatı kesildi.
Kağıt bembeyazdı.
Üzerinde tek bir satır, tek bir kelime bile yoktu. Masanın kenarındaki mürekkep hokkası kupkuruydu, tüy kalemin ucu çatlamıştı. Oblomov saatlerdir elinde kuru bir kalemle boş bir kağıda bakarak ayrılık mektubunu yazmış, Olga'nın acısını hissetmiş, geleceği hesaplamış, kendi yıkımını tasarlamış ve koskoca bir ömrün trajedisini yaşamıştı… Ve bunların hiçbirini fiziksel dünyada yapmamıştı.
Oblomov, boş kağıtla birlikte olduğu yere çöktü. Eylemsizliği bedenini öylesine ele geçirmişti ki, kendi mahvını bile sadece zihninde yaratabilmiş, onu eyleme dökecek kadar bile yaşama karışamamıştı. Gerçekte olan tek şey, bileğindeki mum yanığıydı; yaşama dair elinde kalan tek iz...