Yavru Fareler Hangi Terlikte?

Ailemizde, nasıl başladığını kimsenin tam olarak hatırlamadığı küçük bir alışkanlık vardı: ayakkabı ya da terlik giymeden önce ters çevirmek, topuğunu iki kez yere vurmak. Bunu yapmayan olursa kimse bir şey söylemezdi; ama herkes yapardı.

Bu alışkanlık aile geleneğimize, Minas Gerais'deki kahve çiftliğinde sıradan bir bahar sabahında büyükannem Dona Catarina tarafından nakş edilmişti.

O sabah Catarina, kadife bahçe terliğini giyerken ayağının altında bir yumuşaklık hissetti. Terliği çıkarıp içine baktığında, tüysüz, buruşuk, üç pembe fare yavrusu gördü. Terliğin içinde birbirine sokulmuş halde ürkekçe titreşiyorlardı. Gözleri henüz açılmamıştı. Catarina onları eski bir bez parçasıyla tutarak, bahçenin uzak bir köşesine bıraktı.

O günden sonra Catarina, o kapıdan her çıkışında aynı şeyi yaptı. Terliğini veya ayakkabısını ters çevirdi, iki kez yere vurdu, öyle giydi.

Bu hareketi o kadar çok gördük ki, zamanla ben dahil bütün çocuklar tekrar etmeye başladık. Bir süre sonra büyüklerin de aynı şeyi yaptıklarını farkettik. Biz onlara neden öyle yaptıklarını sormadık. Kimse de bize neden öyle yapmamız gerektiğini anlatmamıştı. Bir gün küçük halam bahçede ayaküstü anlattı bu ritüelin kökenini, sanki önceden de biliyormuşuz gibi hiç şaşırmadan, aynı şeyi yapmaya devam ettik.

Çocuklar, yani kuzenlerim bu hareketi kendilerine göre yorumladı. Büyüklerin elinde bir alışkanlık olan şey, onların hayal dünyasında bir inanışa dönüştü: hangi terlikte fare bulunursa, sahibi zengin olacaktı. Her sabah kapı eşiğindeki o vuruş artık bir kura çekilişiydi.

Yıllar geçti, o kadar geçti ki büyüdük artık. Hiçkimsenin terliğinde fare yavrusu göremeden büyüdük. Ama bu geleneği hiç bırakmadık. Arada bir söylentiler dolaşırdı; dayılardan biri terliği ters çevirmeyi unutmuş ve içinden bir yavru fare son anda fırlamış... Veya geleneği bilmeyen komşulardan birine ayakkabısının içinde yavru fare denk gelmiş geçenlerde... gibi söylentiler. Biz bunlara bire bir tanık olmadık, duyduğumuzda da sorgulamadık, üzerinde bile durmadık, şaşırmadık, bahçede neden hiç fare görmediğimize bile takılmadık yıllarca.

Bir de komşumuz Seu Anselmo'nun anlattığı vardı. Felsefeye meraklı, kitap okumayı seven, laf arasında derin şeyler söylemekten hoşlanan bir adamdı. Ona göre yavru farelerin bir daha hiç görülmemesinin sebebi basitti: bakmadığımız sürece onlar hâlâ oradaydı. Biz terliğe bakmadan önce ters çevirip topuğunu yere vuruyorduk; yani hiçbir zaman içeri gerçekten bakmamış oluyorduk. Fareler de, tam bu yüzden, hiçbir zaman orada "bulunmamış" oluyordu. Kimse ona hak vermedi, kimse itiraz etmedi de. Söylediği söz sofrada bir süre havada kaldı, sonra öbür söylentiler gibi unutuldu.

Farelerin bulunduğu meşhur kadife terlik zamanla eskidi. Büyükannem onu atmadı; atmaya kıyamadı diye düşündük. Anlamsız da olsa bir gelenek başlatan nesneyi çöpe atmak, galiba o inancı da çöpe atmak gibi hissettiriyordu. Terlik, evin en arkasındaki penceresiz kilerde duran ceviz dolaba, öteki eski eşyaların arasına kaldırıldı. Öyle duyduk. Büyükannem o dolabın anahtarını yanında taşırdı, kimseye vermezdi. Çocuklar o tarafa sokulduğunda kiler tarafında çok fare olduğunu söyler, bizi uzaklaştırırdı.

O yıllara denk gelir, dedem inme geçirmişti. Önce sol tarafı tutmaz oldu. Sonra yataktan kalkamaz hale geldi. Geri kalan ömründe, odasının penceresi, bütün dünyası olmuştu. Catarina onun yanından ayrılmadı. İlaçlarını verdi, yemeğini hazırladı, yatak yaralarını sardı. Ne bir şikayet duyduk, ne bir sızlanma, ne de basit bir ima. Aile onu bu yüzden, sıradan bir büyükanneden daha çok sayardı. Ölümünden sonra da o saygı eksilmedi; adını anarken sesimizi alçaltırdık.

Yıllar içinde, Minas Gerais'e daha az gidip gelmeye başladık. Her seferinde daha az kişi toplanıyordu. Yine tenha zamanlardan birinde, kilitli dolabı, evet hala kilitli olan ceviz dolabı açmaya çalıştım. Anahtar yoktu; büyükannemle birlikte gitmiş olmalıydı. Kilidi hafifçe zorladım, menteşe vidası fırladı gitti, kutu açıldı.

İçeride, o kadife terlik duruyordu.

Terliğin içinde üç şey vardı: kuruyup taşlaşmış küçük bir fare gövdesi, Valeria Cruz adına düzenlenmiş bir Arjantin pasaportu ve Buenos Aires'e gidecek olan bir buharlı geminin birinci sınıf bileti, tek yön.

Belgelerdeki tarihler dedemin inmesinin en ağır dönemine denk geliyordu.

Pasaport sahte bir isim taşıyordu ama içindeki fotoğraf Catarina'ya aitti. Bilet kullanılmamıştı; delinmemiş, mühürsüz, tam.

Catarina o gemiye binmemişti. Belgeleri terliğin içine koymuş, dolabı kilitlemişti. Sonra kocasının odasına dönmüştü.

Terliği elime aldım. Ters çevirdim. İki kez vurdum.

Ailenin gözünde Catarina hep aynı şeydi: kaderin ona layık gördüğü adama katlanmış, sessizce hizmet etmiş, kocasından ve ailesinden hiçbir şey esirgememiş bir kadın. O bizim gözümüzde bir azizeydi. Bunu anlatırken hepimiz gurur duyardık.

Oysa o, gidebilirdi. Pasaportu hazırlatmış, biletini almış, üstelik yeni bir ad seçmişti. Sıfırdan başlamak isteyen bambaşka bir kadının adı. Sonra hiçbirini kullanmamış, dolabı kilitlemiş ve kocasının odasına dönmüştü.

Azizeler böyle seçimler yapmaz. Zaten başka türlü düşünemedikleri için katlanırlar; bu yüzden onlara azize deriz.

Ya da, yoksa, tam da öyle düşündükleri ve düşünmelerine rağmen yapmadıkları için mi azize olmuşlardı?

Catarina düşünmüştü; hem de çok somut biçimde. Harekete geçmişti. Ve sonunda kalmıştı. Ne oldu da kalmaya karar verdi, bilmiyorum. Bunu onlarca yıl, ölümüne kadar desek otuz küsür yıl nasıl içinde taşıdı... Kaç kere ya gitseydim diye düşündü, ya da hiç aklından çıktı mı... bilmiyorum.

Gittiği yerde onu bekleyen biri var mıydı, varsa ne için bekliyordu onu, hangi anıların ve yaşanmışlıkların hatrına, bunları düşünmemeyi tercih ediyorum.

Catarina, ailemizin azizesiydi. Yavru fareler, sırf biz her seferinde terliklerimizin topuklarını yere vurduğumuz için, orada olmuyordu.

Bu metin, Arjantinli yazar Jorge Luis Borges'in ölümünden yıllar sonra yayımlanan günlüğü Diarios Secretos'un (Gizli Günlükler) sayfaları arasında tesadüfen bulunan, yayımlanmamış kısa bir öykü taslağıdır.

Borges, bu taslağı 1960'ların ortalarında, o dönem gittikçe kötüleşen körlüğü nedeniyle tamamen karanlığa gömülmeden hemen önce kaleme almıştır. Yazarın genellikle zaman, aynalar, labirentler ve sonsuzluk gibi soyut kavramlar üzerine kurduğu metafiziksel evreninin aksine, metin son derece kişisel, gündelik ve insani bir tona sahiptir.

Edebiyat eleştirmenleri, Seu Anselmo karakteri aracılığıyla "bakılmadığı sürece var olmamak" fikrinin, kuantum mekaniğine ve George Berkeley'in esse est percipi (var olmak algılanmaktır) felsefesine atıfta bulunduğunu belirtir. Catarina'nın sırrı ise, insani bağların ve fedakârlığın labirentlerinden çıkışın, bazen kendi inşa ettiğimiz o kapalı odalarda kalmayı seçmekten geçtiğine işaret eden Borgesvari bir ironidir.